Genç Müslümanın ahlakı nasıl olmalı,Kuran ahlakı nasıl olur?

Ahlak, insanın, insanlar yanındaki hâl ve hareketleridir. Ahlâk insan içindir; hayvanda ahlâk yoktur. İnsanlar bir arada yaşamamış olsalardı, ahlâktan söz edilmezdi. Bir insanın ahlâkı aynı zamanda onun şahsiyetidir.

Ahlâk doğuşla getirilmiyor, çevreden kopya ediliyor. Kopya almanın da iki yolu vardır: Örneklere bakarak, imrendiği kişiyi taklit ederek… İleriki yaşlarda nasihat da bir öğrenme yolu olur.

Ahlâk değişkendir. Değişme, koparak, başkalaşarak değil; devamlılık içinde gelişerek olursa ahlâk oturur; insan olgunlaşır. Toplumda bir çatışma varsa, ahlâk kaideleri tehlikeye düşmüş demektir.

Ahlâk, toplumları ve fertleri ayakta tutan temeldir. O zedelenirse, üzerine bir şey bina edilemez. Ahlâk kuralları, toplumun bizden beklediği davranış şekilleridir. Toplum baskısı sebebiyle tatmin edilemeyen duygular şuuraltına itilir. O da, ileriki zamanlarda farklı şekillerde ortaya dökülür.

Ahlâkın üç unsuru vardır: Bilgi, duygu, davranış… Bunların bir bütün olduğu yerde ahlâk var demektir. Bunların dengesini kuramayanlar ise “ahlâksız” “şahsiyetsiz” insanlardır; ancak bunu kabul etmez, suçlarını bastırmaya çalışırlar.

Davranışları ahlâk sınırları içerisinde tutan “vicdan” dediğimiz kuvvettir. Vicdan, işlenen suçtan dolayı içimizde meydana gelen eziklik, rahatsızlık, huzursuzluktur; azaptır. Azap herkeste aynı kuvvette olmaz. Vicdanın kuvveti, alınan ahlâk eğitimi ile yakından alâkalıdır.

Ahlâk Eğitimi İçin Hatırlatmalar

Ayet: “Ey iman edenler, kendinizi düzeltmek üzerinize borçtur. Siz düzelip, doğru yolda bulunduktan sonra, yolunu şaşıranlar size zarar veremez.” (Maide/105)

Ayet: “İnsan kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet/36)

İnsanlar çeşit çeşittir:

1. Kaygısız adam: “Dünya yansa bir harım otu yanmayanlar”

Ayet: “Onların kalpleri vardır, bununla idrak etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla duymazlar. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” (Araf/179)

Ayet: “Yerde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, hakkı akıllarına sokmaz, hakkı anlayıp söylemez olan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal/22)

2. Bencil adam: Kendilerini dünyanın merkezinde görenler

Ayet: “İnsanlara yüzünün yanını çevirme ve yeryüzünde çalımla yürüme! Çünkü Allah, büyüklük taslayanları sevmez.” (Lokman/18)

Hadis: “Allah, kasılan kulunu sevmez.”

3. Keyif adamı: “Nefsini ilah edinenler” (Casiye/23)

Ayet: “Onlar dünyada sadece zevk, sefa ederler; davarların yediği gibi yerler; bütün gayretleri, çalışmaları karınlarına ve şehvetlerinedir. Onların yeri ateştir.” (Kıtal/12)

4. Rahat adamı: Dünyadan ötesini aklına getirmeyenler

Ayet: “Onları gördüğün zaman gövdeleri hoşuna gider; eğer konuşurlarsa sözlerini de dinlersin. Halbuki onlar giydirilmiş odunlar gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhine sanırlar. O halde onlardan sakın. Allah gebertsin onları.” (Münafikun/4)

Ayet: “Onlardan bir çoğunu görürsün ki, günaha girmekte, düşmanlık etmekte ve haram yemekte birbirleriyle yarışırlar. yapmakta oldukları şey ne kadar kötü.” (Maide/62)

Ayet: “Ne olurdu, onların âlimleri ve din bilginleri, günah işlemelerinden ve haram yemelerinden kendilerini va geçirmeye çalışsalardı. İşledikleri bu sanat ne kadar kötü.” (Maide/63)

Ayet: “Onlar, birbirlerini, yaptıkları fenalıklardan alıkoymazlardı. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı.” (Maide/79)

Yunus:

Aşksızlara verme öğüt, öğüdünden alır değil,
Aşksız kişi hayvan olur, hayvan öğüt alır değil.

Kara taşı suya koysan, elli yıl ıslatır isen,
Gene taş bayağı hünerli taş olur değil.

Mevlana: “Sen ne bilirisin gözyaşının kadrini, görmedikler gibi ekmeğe aşıksın çünkü sen. O dağarcığı ne zaman ekmekten boşaltırsan, o zaman değerli incilerle doldurabilirsin.”

Ayet: “… Siz ne az düşünüyorsunuz.” (Araf/3)

5. İki yüzlü adam: “Hâlleri ve dilleri ayrı telden çalanlar”

Ayet: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler. Halbuki onlar inanıcı kimseler değildir.” (Bakara/8)

Ayet: “Allah’ı da, iman edenleri de güya aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da yine farkına varamazlar.” (Bakara/9)

Ayet: “Kalplerinde bir maraz vardır onların. Allah da marazlarını artırdı.Yalan söylemekte oldukları için de onlara acıklı bir azap vardır.” (Bakara/10)

Ayet: “Kendilerine, ‘yeryüzünde fesat çıkartmayın’ denildiği zaman ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara/11)

Ayet: “Gözünü aç, onlar muhakkak ki, fesatçıların ta kendileridir. Fakat şuurlarını işletmezler.” (Bakara/12)

Ayet: “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” (Saf/2)

6. Dâvâ adamı: Toplum fedaileri, kültür öncüleri

Ayet: “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, onlar hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye uğraşsınlar. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran/104)

Ayet: “Siz beşeriyet için meydana çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, fenalıktan alıkoyarsınız.” (Al-i İmran/110)

Ayet: “Sizden önceki devirlerde, insanları, yeryüzünde fesat çıkartmaktan vazgeçirmeye çalışacak, böylece onları felakete uğramaktan kurtaracak fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? O devrin insanları içinde, vazifesini yaptıkları için kurtardığımız kimseler pek azdır.” (Hud/116)

Ayet: “Şüphesiz ki Allah, kendi yolunda, birbirine kenetlenmiş tek parça, sağlam bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saf/4)

Hadis: “Toplumun ulusu, topluma hizmet eden; ona su dağıtan, kendisi en son içendir.”

Ayet: “Mü’min kullarıma söyle ki, en güzel kelimeyi söylesinler.” (İsra/53)

Söz ola, kese savaşı
Söz ola, kestire başı
Söz ola, zehirli aşı
Yağ ile bal ede bir söz
Yunus Emre

Dava adamlığında ifrat: Kesin inançlılık

Yüzüne gülündüğünde soyunanlar, soyulanlar; şahsiyetini önderine bağlayanlar

Ayet: “İnsanlar içinde Allah’dan gayrisini O’na emsal edinen adamlarda vardır ki, onlara, Allah’a olan sevgi gibi muhabbet beslerler. İman edenlerin Allah’a sevgisi ise her şeyden sağlamdır. Allah’a eş tutarak kendilerine zulmedenler azabı görecekleri vakit bütün kudret ve kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın, hakikaten pek çetin azabı bulunduğunu bilselerdi… O zaman görecekler ki, arkalarından uyulup gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşır. Hepsi o azabı görür. Aralarındaki ipler de parçalanıp kopar. Ve tâbî olanlar şöyle derler: “Şimdi dünyaya bir dönüş olsaydı da, bugün bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını pişmanlıklar halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar Cehennem’den çıkacaklar da değildir. (Bakara / 165, 166, 167)

Ayet: (Ve şöyle derler): “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim. Vallahi o sapıttı beni.” (Furkan/28-29)

Bu ayetlerin muhatabı, her ne kadar imansızlar ise de, bir insana bağlanmanın, Allah’ın rızası mı, nefsin arzusu mu olduğunu seçemeyen kesin inançlılar türediği için bir ikaz olarak alındı.

ÖRNEK İNSAN: ŞANLI PEYGAMBERİMİZ

Peygamberimiz son derece sâde bir hayat yaşamıştır. Eline geçeni yoksullara dağıtmış, günlük ihtiyacı dışında bir mal edinmemiştir. Vefâtında mirasçılarına bir şey bırakmamıştır. Satın aldığı 30 ölçek arpa borcu için vefât ettiğinde Resûlullah’ın zırhı rehin bulunuyordu.

Peygamberimiz, simâca insanların en güzeli, ahlâkça insanların en üstünüydü. Demiştir ki: “Allah’ım beni ahlâkın en güzeline yönelt. Kötü ahlâktan uzaklaştır” “Sizin en hayırlınız, ahlâken en üstün olanınızdır.” “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”.

Kur’ân’da, “Aziz Peygamberim, şüphesiz sen en üstün bir ahlak üzeresin” denmekte: bizim O’nu örnek almamız istenmektedir. Eşi Hz. Âişe’den Resûlullah’ın ahlâkı sorulunca: “Siz Kur’ân-ı Kerîm okumuyor musunuz? O’nun ahlâk’ı Kur’ân’dan ibâretti” diye cevâp vermiştir.

Peygamberimiz, güler yüzlü, nâzik tabîatlı, ince ve hassas rûhlu idi. Ağzından sert ve kaba hiç bir söz çıkmazdı. Bu hususta Rabbimiz, “Allah’ın rahmet eseri olarak, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi.” buyurmaktadır.

Resûlullah başkalarını tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. Hoşlanmadığı, yanlış ve bir davranış görürse, “içinizden bazı kimseler, şöyle şöyle yapıyorlar…” der, kimseyi kırmadan yanlış ve hataları düzeltirdi. Kimsenin sözünü kesmez, konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözü gereğinden çok uzatmazdı. Kimsenin gizli hallerini araştırmazdı. Şahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun, bağışlar, öç almayı düşünmezdi. Ancak Allah’ın yasaklarını çiğneyenlere hak ettikleri cezâyı verirdi. Mekke’nin fethedildiği gün, daha önce kendisine her türlü kötülüğü ve hakareti reva gören Mekke müşriklerine: “Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok, serbestsiniz.” diyerek hepsini affetmişti.

İffet ve hayâ yönünden, köşesinde oturan bir kızdan daha utangaçtı. “Hayâ imandandır”. “Hayâ ancak hayır getirir” buyurmuştur. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman açıkça söylemez, bu durum yüzünden anlaşılırdı. Hiç bir yemeği beğenmezlik etmez, arzu etmezse yemezdi. Elini yıkamadan ve “Besmele” çekmeden yemeye başlamaz, hamd etmeden de kalkmazdı.

Bütün insanları eşit tutar, zengin-fakir, efendi-köle, büyük-küçük ayrımı yapmazdı. Mekke’nin fethi esnâsında Fâtıma adlı bir kadın hırsızlık yapmış, soylu bir âileden olduğu için bu kadına cezâ verilmemesi istenmişti. Bu olay üzerine şöyle buyurdu: “Sizden önceki ümmetlerin helâk edilmeleri ancak şu sebepledir: Onlar, içlerinden zengin ve soylu bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakırlar fakir ve zayıf bir kimse çaldığında ise ona cezâ verirlerdi. Allah’a yemin ederim ki, kendi kızım Fâtıma da çalmış olsaydı, muhakkak elini keser, cezâsını verirdim.”

Her bakımdan kendisine güvenilirdi. Verdiği sözü zamanında yerine getirirdi. Dürüstlükten ayrıldığı, şaka bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden O’na “Muhammedü’l-emîn” denilmişti. Peygamberliğini ilan ettiği zaman, iman etmeyenler bile O’na “yalancı, yalan söylüyor”, diyememiştir. Yakınlarını Safâ tepesinde toplayıp, onları İslâm’a dâvet için, “Size şu dağın arkasında düşman atlılarının bulunduğunu söylersem, bana inanır mısınız?” dediği zaman, “İnanırız, çünkü Sen yalan söylemezsin” demişlerdi. Kendisi böyle olduğu gibi, herkesin de dürüst olmasını isterdi. “Doğruluktan ayrılmayınız, çünkü doğruluk hayra götürür, hayır da, kişiyi Cennet’e ulaştırır. Yalan sözden ve yalancılıktan sakınınız. Çünkü yalan insanı kötülüğe sevk eder. Kötülük de kişiyi Cehennem’e götürür” buyurmuştur.

Resûlullah insanların en cömerdiydi. Eline geçen her şeyi muhtaçlara dağıtır, kimseyi eli boş çevirmezdi. “Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah’tır” der, ihtiyâcından fazla bir şeyin kendinde veya evinde bulunmasını istemezdi.

Son derece alçak gönüllü idi. Bir topluluğa geldiğinde, kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, nereyi boş bulursa, oraya otururdu. Arkadaşları arasında otururken ayaklarını uzatmazdı. Arkadaşları her işini yapmayı kendileri için şeref ve cana minnet saydıkları halde, bütün işlerini kendi görür, ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi. Methedilmesini ve aşırı hürmet gösterilmesini istemez,”Hıristiyanların Meryem oğlu İsâ’ya yaptıkları gibi yapmayınız. Ben sâdece Allah’ın elçisi ve kuluyum” derdi.

Bütün işlerini tam bir düzen ve nizâm içinde yapardı. Vaktini boş geçirmez, her ânını faydalı bir işle değerlendirirdi. Buyurdu ki: “İki nimetin kıymetini takdirde aldanmayın: Sıhhat ve boş vakit”

İnsanı en yakından tanıyan, şüphe yok ki eşidir. Resûl-i Ekrem ilk vahiyden sonra gördüklerini anlattığı zaman, 15 yıllık eşi Hz. Hatice şöyle demişti: “Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, âciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, fakîre verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın, Hak yolunda herkese yardım edersin…”

Please follow and like us:
0

3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir